Dursun ali erzin canlı medineye varamadım,ilahi indir,ilahi,dowdnload,ilahi yükle,online ilahiler,abdurrahman önül,sedat uçan,hsan dursun

Pazar, Şubat 25, 2007 - İslâm Nazarında Örtünme

Kategori: islam

İslâm Nazarında Örtünme

Örtünme, kitab, sünnet ve icmâ-i ümmetle sabit kati bir emirdir. Bu katiyyeti anladıktan sonra müslüman kadının Allah'ın emrettiği sınırlar dahilinde örtünmekten başka yapacağı bir şey yoktur. Ne cahiliyye liderlerinin horlamaları ne de müslüman görünen münafıkların islâm'da örtünme yoktur diye bağırıp çağırmaları onu ilgilendirir.

Bu emir Allah'ın emridir. Onu beğenmeyen, islâm'ı beğenmiyor, onun şâr-i olan Allah'ı reddedip ona savaş açıyor demektir.

Örtü hakkında Kur'ân'daki nas, iddiaların aksine oldukça açıktır. Şimdi biz bu naslardan örtünmenin farziyetini ve mahiyetini en açık bir biçimde izah eden iki tanesini bazı meal ve tefsirlere istinaden açıklayacağız. Bu açıklamamızı da herkesin tahkikine açık olması için mümkün olduğu kadar yüzeysel tutmaya çalışacağız.

Bu satırları okuduktan sonra tesettür hakkında hala bir tereddüde kalan olursa, derhal kaynaklara müracaatla hakikati öğrenebilir. Ondan sonra da tatmin olamazsa, ona düşen tek şey kendisini sorguya çekerek imanını kontrol etmesidir.

İlk zikredeceğimiz delil Ahzab sûresinin 59. âyetidir.

Diyanet işleri eski başkanlarından Ömer Nasuhi Bilmen hocaefendi bu âyet-i kerimenin mealini şöyle yapmaktadır. "— Ey Peygamber, hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına de ki: Üzerlerine feracelerini sıkı sıkı örtsünler. Bu onların tanınmamaları ve eza edilmemelerine en yakın -en muvafık bir sebepdir. Ve Allah çok mağfiret edendir, çok merhametli olandır."

Burada, Ömer Nasuhi hoca metinde geçen "cilbab" kelimesini "ferace" olarak terceme etmiştir. Bilindiği gibi ferace çarşafın tam karşılığıdır.

Yine istanbul eski müftü vekillerinden, -umumen itibar gören bir meal sahibi- A. Fikri Yavuz hocaefendi de bu ayetin mealini şöyle yapmıştır:

"—Ey Peygamber, hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, (kendilerini baştan aşağı örten) elbiselerini giyinip örtünsünler, işte böyle giyinmeleri (iffetli) tanınıp da ahlaksızlar tarafından) eziyet edilmemelerine daha elverişlidir. Allah gafurdur, rahimdir."

Bu meale göre de "cilbab", kadının vücudunu baştan aşağı örten, onları kim oldukları tanınmayacak kadar kapatan elbiseler olarak tarif edilmiştir.

.Meşhur Celaleyn Tefsirinde ise "cilbab" kelimesi şöyle açıklanmıştır:

"Cilbab, kadının vücudunu kaplayan bir çeşit çarşaftır. Kadınlar bir ihtiyaçları için dışarıya çıktıklarında, onun (çarşafın) bir kısmını da yüzlerine çekerler. Böylece gözlerinden başka hiçbir uzuvları gözükmez."

Tefsir ve meâllerdeki: cilbab, mülâa, ferace, ve bürük malum çarşafın karşılığıdır. Peçe ve yaşmak ise yaklaşık manada yüzü örtmeye yarayan örtü anlamında kullanılır.

İşte, müslümanları dinlerinden ayırmak isteyen sahte din adamları bu ayeti saptırarak örtünün farziyetini gizlemek istemişlerdir. Fakat ayet hakikati arayan bir kişi için hiç bir yorum kabul etmeyecek kadar açıktır. Kafirler istese de istemese de Allah emirlerini insanlara iletecek, dinini ebedi kılacaktır.

Meseleye mükemmel bir şekilde açıklık getiren ikinci delil de Nur Suresi, 31. âyet-i kerimesidir.

Ömer Nasuhi Bilmen Hocaefendi bu âyet-i kerimenin mealini şöyle yapmıştır:

"— Ve mü'min kadınlara da söyle: —Gözlerini sakınsınlar ve avretlerini muhafaza etsinler ve zinetlerini açmasınlar, onlardan her zahir (açık) olan müstesna. Ve baş örtülerini yakalarının üzerine sarkıtsınlar ve zinetlerini açmasınlar. Ancak (mahrem olanlar) müstesna. Ve zinetlerinden gizledikleri bilinsin diye ayaklarını da birbirine vurmasınlar ve cümleten Allah'a tövbe ediniz, ey müminler?... Ta ki felah eresiniz."

Burada örtünmenin sınırları "zinetleri kendiliğinden gözükenler müstesna örtünün yakalar üzerinden sarkıtılması" ibaresiyle çizilmiştir.

Bu sınırları daha iyi kavrayabilmek için gözlerimizi tekrar Celaleyn ibarelerine çevirelim:

"— Gözlerini, (bakmaları helal olmayan şeylerden) sakınsınlar, avret mahallerini (yapmaları haram olan şeylerden) muhafaza etsinler.

Zinetlerini de kendiliğinden gözüken azalar, (eller ve yüz) hariç göstermesinler (açığa vurmasınlar). (Çünkü her hangi bir fitne korkusu olmadığında yabancı erkeklerin bu iki uzva bakması haram değildir. Fakat, fitne kapısını tamamen kapama açısından bakılmaması gerekir.)

Baş örtülerini yakalarının üzerine sarkıtsınlar (yani başlarını, boyunlarını ve göğüslerini peçe veya bürük denilen örtüyle kapasınlar.

(Ellerle yüzün haricindeki gizli) zinetlerini de açığa vurmasınlar."

Celaleyn tefsirinden anlaşıldığına göre, mahrem olan uzuvlar eller ve yüz hariç bütün vücuttur. Fitne korkusu olduğunda -ki sokakta behemahal vardır- bu iki uzvun da açık kalması caiz olmaz.

Fakat Fikri Yavuz hoca da mealinde, örtülmesi gereken zinet kelimesini: "Süslerin takılı olduğu boğaz, baş, gerdan, kol, bacak ve kulaklar gibi yerler" olarak tefsir etmiştir.

Ayrıca ilk türkçe tefsir sahibi meşhur Elmalın Hamdi Yazır da tefsirinde "cilbab" kelimesini "Baştan aşağı örten çarşaf, ferace veya çar" olarak tefsir etmiştir.

Bu iki ayetin terceme ve tefsirlerinden anlaşılacağı üzere örtünme kesin olarak farzdır, islâm'ı kabul ettiğini iddia eden bir kişinin bu kati farzı inkar etmesi asla mümkün değildir.

Diğer birçok ayeti kerime de doğrudan veya dolaylı olarak tesettüre işaret edilmiştir.

Onlardan, tesettürün ana mesnedine, bir nevi tarihçesine ve tesettüre riayet etmemenin tehlikelerine işaret eden Araf suresi 27. âyeti de oldukça mühimdir:

" Ey Adem oğulları!... Size, çirkin (avret) yerlerinizi örtecek bir elbise ve bir de süs elbisesi indirdik. Fakat takva elbisesi, işte o, hepsinden daha hayırlıdır. Bu giyim eşyasını göndermek Allah'ın ihsanına delalet eden alametlerdendir. Gerektir ki düşüne ve anlayalar.

-Ey Adem oğulları!... Çirkin yerlerini kendilerine göstermek için ana ve babalarınızın elbiselerini soyarak şeytan onları nasıl cennetten çıkardıysa sakın size de bir bela yapmasın. Çünkü şeytan ve onun dostları sizi, kendilerini göremiyeceğiniz yerlerden görürler. Biz şeytanları iman etmeyeceklere dost yaptık."

İslâm hukukunun ikinci kaynağı olan sünnete baktığımızda bu meselenin hiçbir şüpheye mahal kalmayacak şekilde açıklandığını ve bizzat yaşandığını görürüz.

Bu hususu isbat etmek için sadece şu, Hadis-i şerif bile hiçbir yoruma ihtiyaç bırakmaksızın kafidir:

"Hz. Aişe rivayet ediyor: Ebubekir'in kızı Esma birgün uzun ve ince bir elbise üzerinde olduğu halde Rasûlullah'ın huzuruna girdi. Bu hali gören Resûlullah mübarek yüzlerini başka tarafa çevirdiler ve -Ey Esma, bir kadın buluğa erince şundan ve bundan (yüzüne ve ellerine işaret ederek) başka yerlerinin görünmesi caiz değildir diye buyurdular."

İşte İslâm'ın örtü hakkındaki nihai hükmü budur, İslâm peygamberinin baldızına hitaben söylediği bu sözler bütün İslâm ümmeti için örtü hakkındaki hükmü koymuştur.

Medine'ye hicret edilip tesettür ayetleri indikten sonra islâm'a inanan bütün kadınlar tereddütsüz tesettüre uymuş, eski sakat adetlerini hiç duraksamadan bir kenara bırakmışlardır Onlar örtülerine büründüklerinde ne toplumda aşağılanmış ne de hürriyetlerinden bir şey kaybetmişlerdir. Üstelik örtünürken en ufak bir sıkılganlık duymamışlar, çölün o cehennemi sıcağında asla, terlediklerinden rahatsız olduklarından söz etmemişlerdir.

İşte şu aşağıdaki hadisi şerif bu hali tasvir etmektedir: "Hz. Aişe validemiz örtünme âyetinin nazil olduğu andaki genel havayı şöyle anlatıyor:

— Vallahi ben Allah'ın kitabını tasdik, onun indirdiğine iman bakımından Ensar kadınlarından daha faziletlisini görmedim. Nur Süresindeki örtünme âyeti nazil olunca erkekleri kendilerine varıp Allah'ın indirdiği âyetleri okumaya başladılar. Herkes bu emirleri zevcesine, kızına, hemşiresine ve bütün yakınlarına okuyordu. Kadınlardan hiçbiri istisna edilmemek kaydıyla yünden ve pamuktan yapılmış örtülerine büründüler ve sabah namazında Resûlullah'ın arkasında örtülerine bürünmüş olarak bulundular, sanki başlarında kargalar vardı."

Sonuç olarak, İslamiyet kadına örtünmesini emretmiş, ona ve yalnızca kocası için açılma izni vermiştir. Onu güzel görünmesini ve yalnız onun için süslenmesini emretmiştir.

"Hz. Aişe Resululah (s.a.v)"den rivayet ediyor:

— Bir kadın, kocasının evinden başa bir yerde elbisesini üzerinden çıkarırsa, o kadın Rabbi ile kendi arasını helak etmiştir."

Yine giyimde hile yaparak, hem hevalarına uyup hem de kendilerini Allah'ın emrine uyuyor gösterenler de müthiş bir şekilde tehdit edilmişlerdir, islâm'ın örtünme sınırları taviz kabul etmez. Bundan basit bir kaçamak yapmaya kalkan bir kimse onun tümüne birden isyan etmiş islâm'ın sınırları dışına çıkmış, Allah'ın lanetine uğramış olur.

"Ebû Hüreyre (r.a)'dan rivayetle Resulü Ekrem şöyle buyurmuştur:

— Ümmetimden henüz görmediğim cehennemlik olan iki sınıf vardır. Bunlardan bir sınıfı kadınlardır ki, giyinik oldukları halde elbisleri örtülmesi gereken yerlerini örtecek derecede kalın sık ve geniş olmadığı için onlar çıplak gibidirler. Başları da deve hörgüçleri gibidir. Onlar iffet sınırının dışına çıkıcı ve çıkarıcılardır. Onlar cezalarını çekmeden cennete giremezler."

İşte bunlar, müslüman kadının el ve ayakları müstesna bütün vücutlarını örtmesini gerektiren ayet ve hadislerdir. Müslüman olan bir kişinin örtünmekten başka seçeneği yoktur. Buna rağmen tesettürü reddedenin ise islâm'la herhangi bir ilişiği yoktur.

Emrin katiyyeti ve tesettürün farziyeti böylece anlaşıldıktan sonra, hala-İslâm'da tesettürün olmadığını, çarşafın kadınlarının güzelliklerini saklamak isteyen eski bir toplumdan kaldığını iddia edenlere sorarız.

Onlar bu iddialarını acaba hangi delile ve hangi yetkiye dayanarak ileri sürüyorlar. Yoksa oların islâm'ın hükümlerini öğrendikleri Kur'ân'dan ve sünnetten başka bir delil kaynakları mı var? Veya peygamberin vefatından sonra Allah bu dinin kanun koyucusu olma hakkını onlara mı verdi de bizim haberimiz olmadı?

Hayır, islâm dininin Kur'ân'dan ve Sünnetten başka hiç bir kaynağı yoktur. Müslümanlar hangi toplum ve hangi çağda olurlarsa olsunlar onlara bakarak yollarını bulur takip etmeleri gereken istikameti çizerler.

Güçleri ve yetkileri ne olursa olsun insanlardan hiçbirisinin kendi aklına ve arzularına dayanarak islâm'ın hükümleri hakkında söz söyleme, Allah'ın sınırlarıyla uğraşma hakkı yoktur.

İslâm dininin kanun koyucusu yalnızca Allah'tır. Onu yorumlama hakkı sadece ve sadece Hz. Resule aittir.

Kur'ân'da varid olan bir emri yok iddia eden bir şahıs ve o emri kaâle almayarak kendi bildiğince amel eden veya onu hafife alan küçümseyen bir şahsın islâm'la bütün bağları kopmuş, artık o kendi arzusu doğrultusunda kurduğu yeni dine inanmış sayılır.

Kur'ân âyetleri hakkında, toplum vicdanında kurduğu korku ağlarına güvenerek sorumsuzca tasarrufta bulunmaya kalkışan kişi müslümanlar nazarında suçludur. Cezasının verilmesine kudreti mani oluyorsa, o bütün kuvvetlerin yok olup yalnızca Allah'ın sınırsız kuvvetinin baki kaldığı bir güne havale edilir. Allahın hesaba çekmesi şüphesiz çok çetin ve tavizsizdir.

Tekrarlıyoruz; Kur'ân'da örtünme kati olarak zikredilmiştir. Zikrettiğimiz ve zikretmediğimiz âyetler örtüyü tüm boyutlarıyla anlatmışlardır. Yine Hz. Peygamber efendimizin sünneti bu olguyu anlaşılmayan hiç bir noktası kalmayacak bir şekilde geniş geniş açıklamıştır. Peygamberimizin hayatında hiç bir müslüman kadını açılmaya tevessül etmemiştir. Peygamberimizden sonra da gerek ashabında gerekse diğer İsâlam ümmetinde bu emirden sapma katiyetle görünmemiştir. Tüm bunlar artık tesettür mevzûunun üzerindeki bütün şüpheleri silip atmaktadır.

Müslüman kadını örtünmek zorundadır. Allah'a inandığı ve emirlerine teslim olduğu için...

Kafir toplumları, eninde sonunda tesettüre sığınmak zorundadırlar. Toplumsal mutluluğu ve huzuru sağlamak için...

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

Çarşamba, Şubat 14, 2007 -

Kategori: islam

Hz. Huhammedin hayatı

PEYGAMBERIMIZIN DOGUMU

Peygamberimiz Fil vakasından 50 gün sonra ,Rebiullevvel ayinin on ikinci Pazartesi günü,tan yeri ağarırken, Mekke`de doğdu.

PEYGAMBERIMIZ DOĞDUĞUNDA BAZI HADISELER VUKU A GELDI

Peygamberimiz doğduğunda bazı hadiseler vuku a geldi,bunlardan bazılarını söyle sıralayabiliriz:Peygamberimiz ,Anadan Sünnetli ve göbeği kesik olarak doğdu. Peygamberimiz doğarken, çocukların yere düştükleri gibi düşmeyip ellerini ,yere dayamış başını semaya kaldırmış olarak doğdu.Peygamberimiz doğduğu zaman ,bir yıldız doğmuş ve bilginler, bu yıldızın doğduğu gece,Ahmed doğmuştur Dediler.Bir çok Yahudi Alimi Tevrat tan inceleme ile peygamberimizin bu gecede doğduğunu yakınlarına bildirmişlerdir.

Peygamberimiz doğduğu gece Kisranin sarayından on dört şerefe yıkıldı İranlıların,bin yıldan beri hiç sönmeden yanan Atesgedeleri sönüverdi.Save Gölünün suyu çekildi.Sema ve Vadisini su bastı.Iran Sahi, Arapların, ülkesini istila edeceğini rüyasında gördü,ve telaşa düştü.

PEYGAMBERIMIZIN BABASI HZ.ABDULLAH

Peygamberimizin babası Hz. Abdullah Kureyş’in ileri gelen delikanlılarından idi. Güzel yüzlü,iki gözü arasında peygamberlik nurunu taşıyordu.Mekkenin bütün genç kızları onunla evlenmek için can atarlardı.Babasına o kadar itaatliydi ki babasının izinden hiç çıkmazdı.Hatta birinde babası Abdulmuttalip Allaha dua etmiş ve ``Allahım eğer bana on erkek evladı verirsen onlardan birini senin için kurban edeceğim``demiş ,on evladı olunca da Allaha verdiği sözü tutmak için oğlu Abdullahı kurban etmek istemiştir.Oğlu Abdullah babasına itiraz etmemiş ve boyun eğmiştir Etraftan yapılan eleştirilerle oğlunu kurban etmekten vaz geçmiş onun yerine 100 Adet Deve kurban etmiştir. Hz. Abdullah hz. Amine ile evlendikten Kısa bir müddet sonra gittiği ticaret kervanından dönerken yolda hastalandı. Medine’de dayısı Beni Adiy bin. Neccarin yanında bir ay hasta aldıktan sonra vefat etti.Hz. Abdullah vefat ettiği zaman Peygamberimiz henüz Anne karnında altı aylıktı.

PEYGAMBERIMIZIN SÜT ANNEYE VERILISI

Yeni doğan çocukları süt anneye vermek; Kureyş ve sair Arap eşrafının adeti idi.

Bu da; kadınların kocaları ile daha iyi meşgul olmalarını ve çocuklarında ,özellikle ,havasının güzelliği, rutubetinin azlığı ve suyunun tatlılığı ile tanınan yerlerde yasayan şerefli kabileler arasında, sağlam vücutlu,siki etli, cesaretli yetişmelerini ve düzgün, pürüzsüz konuşmayı öğrenmelerini sağlamak içindi.

Mekke çevresinde ve Harem içinde oturan kabilelerden Süt annesi olanlar, her yıl iki defa, yaz ve güz olmak üzere Mekke`ye gelirler,çocukları alıp götürürlerdi.

Peygamber efendimizi(A.S) Ben`i Sa`d b.Bekr kabilesinden Süt annesi Halime hatun götürdü.

Peygamberimizin Süt kardeşleri şunlardır::

Abdullah b. Haris,Üneyse binti.Haris,Şeyma bint-i Haris.

Peygamberimizi Yetim olduğu için Arap kadınları kabul etmemiş; sadece kabilesine götürecek çocuk bulamayan Halime, eli bos gitmemesi için peygamberimizi kabul etmişti.Peygamberimizi aldıktan sonra Halime ve Ailesinin yaşam tarzı bir anda değişti.

Bunlardan bazılarını Halimenin dilinden dinleyecek olursak; Halime Hatun der ki;`` İçinde bulunduğumuz kuraklık ve kıtlık yılında hiç bir şeyimiz kalmamıştı. Ben, kır merkebimin üzerinde idim.Yanımızda, yaşlı bir devemiz vardı,bize bir damla süt vermiyordu.

Üzerinde bulunduğum merkebin ağır yürümesi yol arkadaşlarımı çileden cıkartıyordu.Nihayet Mekke’ye varıp emdirilecek oğlan çocukları aramaya başladık. İçimizden hiç bir kadın Muhammedi almak istemiyor,ondan uzak duruyorduk. Çünkü, bizler emdireceğimiz çoçuğun babasından bahisse kavuşmayı ve ondan armağanlar almayı bekliyorduk.

Bir ara Muhammed in dedesi Abdulmuttaliple karşılaştım,bana; İsmin nedir ?diye sordu.

Halime dedim. Bana;Ey Halime! Benim yanımda bir yetim çocuğum var onu emzirmek için Beni Sa`d kabilesi kadınlarına teklif ettim öksüz olduğu için kabul etmediler. Sen kabul eder misin? Ben ,``bana biraz müsaade ette kocama bir danışayım``dedim.

Hemen kocamın yanına döndüm,ona haber verdim. Kocam izin verince Muhammedi aldım.

Muhammed bize gelince,evimiz öyle bereketlendi ki kocam la hayretler içinde kaldik.Sütü çekilmiş olan devemizde sütler fazlaca akmaya, zayıf olan merkebimizi,yolda başka hiç bir binek hayvan geçememeğe,davarlarımıza inen süt hiç bir davara inmemeye başladı.

Peygamberin Çocukluğu daha değişikti. Daha iki Aylık iken,her tarafa yuvarlanmaya çalışıyordu.Üç Aylık olunca Day durmaya çalışıyordu.Dört Aylık olunca, duvara tutunup yürüyordu.Beş Aylık olunca bir yere tutunmadan yürüyebiliyordu.Altı Ayı tamamlayınca, yürümeyi hızlandırmıştı.Yedi Aylık iken her tarafa gidebiliyor,koşabiliyordu. Sekiz Aylık iken,konuşuyor,konuşulanı anlayabiliyordu.On Aylık iken Ok atabiliyordu. İki Yılı doldurduğu zaman,oldukça, iri ve gösterişli bir çocuk olmuştu.Onu Annesine götürdük, Amma,biz,Onun yüzünden gördüğümüz hayır ve bereketten dolayı, Yanımızda bir müddet daha tutmaya çok istekli bulunuyorduk.

HZ.AMINENIN MEDINE ZIYARETI VE VEFATI

Hz. Amine Peygamberi de yanına alarak Medine’deki Neccar oğullarından olan Dayılarını ziyarete gitti. Orada peygamberle, bir ay kadar misafir oldular.

Yahudi kavmi peygamberimizi orada görünce onu devamlı kontrol edip hal ve hareketlerine dikkat ediyorlardı. Hz. Amine Yahudilerin Peygamberimiz hakkında takındıkları tavırlardan korkmaya başladı Ve acilen Mekke ye dönmek için yola koyuldular.

Hz. Amine, Mekke’ye gelirken, yolda hastalanıp Evba köyünde durakladi.Başucunda duran Peygamberimizin yüzene baktı.Sonra da söyle hitap etti:

``Ey çekilen dehşetli ölüm okundan, Allah in lutfu ve yardımı ile yüz deve karşılığında kurtulan zatin oğlu!Allah, Seni,mübarek ve devamlı kilsin! Eğer rüyada gördüklerim doğru çıkarsa,Sen Celal ve bol ikram Sahibi tarafından,Adem oğullarına helal ve haramı bildirmek üzere gönderileceksin! Allah, Seni milletlerle birlikte devam edip gelen putlardan, putperestlikten de, esirgeyecek,alıkoyacaktır.

Her canlı varlık ölecektir. Bende öleceğim.Fakat temelli anılacağım Çünkü, temiz bir oğul doğurmuş,arkamda hayırlı bir anı bırakmış bulunuyorum demiştir.

Ve hz. Amine Ebva da vefat etti.Hazret-i Amine vefat ettiğinde 30 yaşlarında idi.

Dünyada,böylece Babasız ve Annesiz kalan Peygamberimizi,yüce Allah,hamisiz bırakmadı: Önce dedesi Abdulmuttalibin yanında, sonra da amcası Ebu Talib-in yanında kaldı. Peygamberimiz, sekiz yaşına kadar,Dedesi Abdulmuttalibin yanında,sekiz yaşından sonra da Amcası Ebu Talib-in yanında kaldı.

PEYGAMBERIMIZIN TICARET HAYATINA ATILISI

Kureyşliler, öteden beri ticaretle uğraşırlardı. Ticaretle uğraşmayanların ise,ellerinde hiç bir şeyleri bulunmazdı. Peygamberimizin de, hazreti Hatice hesabına ticarete başlamadan önce, ticaretle uğraştığı olmuştur. Nitekim, Said b.Ebu Saib, Islamiyetten önce Peygamberimizin ticaret ortağı idi.Peygamberimizin,ticaret yapmak için, sermayesi olmadığından,hazreti Hatice peygamberimizi ücretle tuttu ve Kureyşilerden tuttuğu, başka bir zatıda, Peygamberimizin yanına kattı. Hazreti Hatice yapacağı her sefer için, Peygamberimize, ücret olarak genç ve yiğit birer erkek deve veriyordu. Peygamberimiz, Hazreti Hatice`nin ticaret Malını Şam`a götürmek için ,ilk defa dört tane erkek ve genç deveye anlaştılar. Peygamberimizle Kervan halkı Şam`a gitmek için yola koyuldular: Şam topraklarından Busraya vardıklarında peygamberimiz orada getirdiği bütün malları çok karlı bir şekilde satıp alacaklarını aldıktan sonra,Mekke’ye yardımcısı olan Meysele ile birlikte geri döndü.

PEYGAMBERIMIZIN EVLENMESI

Peygamberimiz hazreti Hatice adına ticaret yaparken, Peygamberimizdeki harikulade halleri görmüş ve yardımcısı Meysele ile Peygamberimize evlilik teklif etmişti. Peygamberimiz bu teklifi kabul ederek Kureyşlilerin en soylu kadınlarından olan hazreti Hatice ile evlendi.

PEYGAMBERIMIZIN COCUKLARI

Peygamberimizin, hazreti Haticeden,iki erkek çocuğu,dört kız çocuğu doğmuştur Isimleri şöyleydi: Kasim, Abdullah, Zeynep,Rukayye ,Ümmü Külsüm,Fatima ve Cariyesi Mısırlı Maria`dan doğan Ibrahim`dir.

KABENIN KUREYŞILERCE YENIDEN YAPILISI VE PEYGAMBERIMIZIN HAKEMLIGI

Bir Kadın, Kabe Hareminde buhurdanlıkta Öd ağacı yaktığı sırada , buhurdanlıktan sıçrayan bir kıvılcımdan Kâbenin kat kat olan örtüsü tutuşup tamamı ile yanmış, bu yüzden duvarlar da her taraftan gevşeyip çatlamış bulunuyordu. Zaman, zaman sahilden gelen sel baskınları ilede Kâbenin tabanı ve duvarları da iyice yıkılacak duruma gelmişti.

Bunun icin,Kureysliler Kabenin duvarlarını onarıp sağlamlaştırmak ve üzerinede,tavan çatmak istiyorlar,fakat, yıkmağa kalkarlarsa azaba ugrayabileceklerinden korkuyorlar,aralarinda meşvere ediyorlardı.

Am bu sırada Rum tüccarlarından birisine Ait olan inşaat malzemesi yüklü bir gemi Cüdde sahillerinde parcalandi,bunu fırsat bilen Kureyşliler aralarında yardımlaşarak bu batan gemiden Kabe inşaası için gerekli malzemeleri almış oldular.Ve Kâbenin inşaatına başladılar.

Hacerül Esved taşı yerine konulacağı zaman kabileler ,birbirleriyle anlaşamadılar. Hatta işi okadar ilerlettiler ki aralarında kavga yapmaya çok az bir zaman kaldı. Kureyşiler, Bu iş üzerinde, dört veya beş gece durdular. Sonra Kureyşin yaşlılarından Ebu Ümeyye b. Mugire bir teklifte bulundu;

Teklifine göre ,mescidin kapısından giren ilk kişi bu taşı koymak için hakem olacaktı. Bütün kavmin uluları bu teklifi kabul ettiler.

Tam bu sırada peygamberimiz içeri girdi, bütün kureyşliler el çırparak El-Emin`in hakemligine razıyız dediler.

Peygamberimiz de hakemlik yaparken bütün kabilelerden birer kişi alarak Hacerul Esved-i bir beze koydurdu,ve onu konulacak yere getirttikten sonra besmele çekerek kendi elleriyle Hacerul-Esvedi yerine koymuş oldu.

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

Çarşamba, Şubat 14, 2007 -

Kategori: islam

Uhud Savaşı
Kureyş kâfirleri Bedir hezimetinden sonra, öc almak için bir yıl hazırlık yaptılar. Mekke'nin idarecisi de Ebû Süfyan olmuştu. Medine'yi basmak, müminlerden intikamlarını almak düşüncesiyle 3000 kişilik bir ordu hazırladılar. Orduda 700 zırhlı, 200 atlı ile 3000 deve bulunuyordu. Orduya, yakınlarının öcünün alınması için askerleri gayretlendirmek maksadıyla bazı Kureyş kadınları da katılmıştı. Ayrıca düşük ahlâklı kadınlar ile çalgı ve içki âlemeri ile ordunun rezilliği arttırılmıştı. Kısaca kâfirlerin gayretini arttırmak için her türlü çare düşünülmüştü. Ebû Süfyan'ın karısı Hind gibi kadınlar da, askerlerinin Bedir'deki gibi kaçmalarını önlemek için orduya katılmışlardı. Katılmalarını istemeyenlere karşı da bu fikirlerini açıkça söylüyorlardı.Peygamberimiz Aleyhisselâmın Mekke'de bulunan amcası Abbas, Kureyşlilerin bu büyük hazırlığını özel olarak tuttuğu bir adamla gönderdiği mektubda yeğenine bildirdi. Peygamberimiz Aleyhisselâm ve dostlarının zarar görmesini istemiyordu. Peygamberimiz Aleyhisselâm gönderdiği keşif kolları ile, bu haberin doğruluğunu ayrıca öğrendi. Düşmanı karşılamak için hemen hazırlıkları başlattı.İstişarePeygamberimiz Aleyhisselâm sahabîlerini topladı ve nasıl hareket edeceklerini konuşmaya başladı. Kendisi gördüğü bir rüya üzerine şehirde kalarak düşmanı püskürtmek fikrinde olduğunu söyledi. Sahabîlerin bir kısmı da bu düşüncede olduklarını bildirdiler. ancak Bedir savaşma katılamayanlar, gençler ve yiğitler, düşmanla göğüs göğüse çarpışmak için Medine dışına çıkılmasını istediler. Bu fikirlerinin kabulü için de çok İsrarlı davrandılar. Peygamberimiz Aleyhisselâm bunun üzerine İslâm ordusu ile hazırlandı. Dışarıda savaşmak için İsrar edenler, Peygamber Aleyhisselâmın fikrine göre hareket etmenin daha iyi olacağını anladılar. Bu fikrin uygulanması için İsrarlarından vazgeçtiler. Ancak Peygamberimiz Aleyhisselâm, verilen karardan dönmesinin uygun olmadığını bildirdi.
Tarafların Kuvvetleri
Peygamberimiz Aleyhisselâm 1000 kişilik bir kuvvetle Cuma namazından sonra Medine'den çıktı. Yolda yahudilerden bir kısmı da savaşa katılmak istedi. Fakat Peygamberimiz Aleyhisselâm kabul etmedi. Yahudilerle dost olan münafıkların reisi Abdullah b. Übey b. Selül, bazı bahaneler göstererek 300 adamıyla birlikte İslâm Ordusundan ayrıldı. Onların Medine'ye dönmesiyle müminler 700 kişi kaldı. Bunlardan 100'ü zırhlı, ikisi atlı idi.İslâm Ordusu Uhud dağına vardığı zaman, düşman askerleri oraya yerleşmişti. Kâfirlere gözükmeden şafak vakti dağın eteklerine varıldı. Arkaları Uhud dağına gelerek Medine'ye karşı saf bağladılar. Düşmanın geriden saldırısını önlemek için 50 kişilik bir okçu bölüğü, dağın sol taraftaki boğazına yerleştirildi. Peygamberimiz Aleyhisselâm okçulara, savaşın sonucu ne olursa olsun, kendilerinden habersiz yerlerini terketmemelerini emretti.Uhud Savaşı Başlıyor (M. 625 - H.4)İslâmın 16'ncı, hicretin 3'üncü, miladın 625'inci yılının 25 Mart'ında, 11 Şevval Cumartesi günü Uhud gazası başlamış oldu. Mekkeli kadınların çalgıları arasında ortaya çıkan ve çarpışmak için adam isteyen kâfir askerleri Hazreti Hamza ve Hazreti Ali'nin kılıçları ile yere düştüler. Kureyşliler ölülerinin öcünü almak, putlarını korumak için var güçleriyle saldırıyor, onların üçte birinden daha az müminler ise Allah yolunda, O'nun hak dâvası uğrunda karşı koyuyorlardı. Savaş kısa zamanda kızışmış, imanlı İslâm askerleri düşmanın merkezine kadar ilerlemişti. Onların kılıç darbeleri altında hemen 20 kâfir ölmüş, düşen bayraklarını kaldıracak kimse bulunamaz olmuştu.Okçular Tembihe UymuyorÇok geçmeden Kureyş ordusu bozulmuş, kadınlar panik içerisinde dağa kaçışmaya, bağırışmaya başlamışlardı. Müminlerin bir kısmı kaçan düşmanı kovalamaya çalışırken, diğer bir kısmı ise savaş zaferimizle bitti, diyerek ganimet toplamaya başlamıştı. Ganimetler pek çok olduğundan düşmanı sonuna kadar kovalama işini bıraktılar, ele geçen büyük bir fırsatı tam değerlendiremediler. Ayneyn adındaki boğaza yerleştirilmiş bulunan okçular da savaşın, kendilerinin zaferiyle bittiğini söyleyerek ganimet toplamaya koştular. Kumandanları Hazreti Abdullah b. Cübeyr'in, hiç bir halde buradan ayrılmamakla emrolunduklarına dair gösterdiği çabalar bir sonuç vermedi. Boğazda kumandanla beraber sekiz okçu kalıverdi.
Kureyş kumandanlarından Halid b. Velid, bu fırsatı çok kollamış fakat ele geçirememişti. Okçuların dağıldığını görünce, 250 kişilik süvari birliği ile boğaza daldı. Kalan okçuları şehîd ettikten sonra, ganimet toplamaya dalan mümin askerleri arkadan sardı. Diğer taraftan da dağılan Kureyş askerleri toplanıp saldırmaya başladı. Müslümanlar iki taraftan da kıskaca alınmıştı. Müminler aralarındaki parolayı bile unutmuşlar, birbirlerine girmişlerdi. Bu şaşkınlık içerisinde savaşı kazanmışken kaybeder hale düştüler. Dağlardan inen Kureyş kadınları tekrar kâfirleri çalgılar ve şarkılar ile coştumaya çalışıyorlardı. İslâm Ordusu pek sıkışık bir halde kaldı. Kendilerini toparlamaya çalıştılarsa da, Kureyşliler üstünlüğü ele geçirmişti. Bazı sahabîler Kureyş'in amansız saldırılarına, yer yer mukavamet gösteriyorlar ise de, umumî gidiş kâfirlerin lehine idi.Mübarek Dişi kırılıyorKureyş askerleri bu fırsattan faydalanarak Peygamberimiz Aleyhisselâmı öldürmeyi gözetliyordu. Sahabîlerden Hazreti Mus'ab'ı, Efendimiz (A.S) sanarak şehîd etmişler ve bunu bağırarak savaş meydanına duyurmuşlardı. Peygamberimiz Aleyhisselâmın öldürüldüğüne dair yayılan bu yanlış haber de, müslümanların moralini iyice bozdu. Halbuki, dağın tepesinde bir avuç müslüman Peygamberimiz Aleyhisselâmın etrafını sarmışlar, O'na bir zarar gelmemesi için canlarını veriyorlardı. Bu arada Peygamberimizin mübarek dişi kırılmış, yanağı yarılmış, bazı yaralar almıştı.
Ebû Süfyan, Peygamberimiz Aleyhisselâmın bulunduğu tepenin altına gelerek oradakilere seslendi. Peygamberimiz Aleyhisselâmın, Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer'in sağ olup olmadıklarım öğrenmek istedi. Fakat Peygamberimizin emriyle cevap verilmedi. Ebû Süfyan'ın "Demek ki, bunların hepsi ölmüş!" demesine dayanamayan Hazreti Ömer, "Hayır! Sorduklarının hepsi de sağ!" cevabını verdi. Ebû Süfyan: "Savaş nöbetledir. Bugün biz Bedir'in öcünü aldık!" diye övünmek istedi. Hazreti Ömer de "Fakat bizim ölülerimiz Cennette, sizinkiler Cehennemde!" diye haykırdı.
Müşrikler, müminlere karşı sağladıkları üstünlükten faydalanıp savunmasız kalan Medine'ye giremediler. Çünkü Allahü Teâlâ'nın onlara verdiği korkuyla, müminlerden tek bir esir bile alamadan Mekke'nin yolunu tuttular. Yolda akılları başlarına geldi ve tekrar saldırmayı düşündüler. Fakat Peygamberimiz Aleyhisselâm da böyle bir tehlikeyi düşündü. Sahabîlerden bir birlik meydana getirdi. Başlarına geçerek düşmanı takibe çıktı. Medine'den sekiz kilometrelik mesafedeki Hamrâulesed denilen yere kadar gidildi. Üç gece hiç sönmeyen kalabalık ateş yaktırdı. Müslümanlara kuvvet geldiğini sanan kâfirler korktular. Tekrar saldırmaya cesaret edemeden yollarına devam ettiler. Halbuki müminlerin sayısı 75 kişilik bir kuvvetti.
Uhud savaşı böylece üç safha geçirmiş oldu. Müminler galib iken mağlûb,, mağlûb iken düşmanı takible tekrar galib hale geldi. Mağlûb duruma düşmeleri, Peygamberimiz Aleyhisselâmın iki emrinde gösterdikleri gevşeklikten, galib hale gelmeleri ise tekrar O'nun sözlerine tam yapışmakla mümkün oldu.
Uhud Savaşı'na bazı mümin kadınlar da katılmışlar, yaralıların yarasını sarmak, askerlere su dağıtmak gibi vazifeler yapmışlardır. Kureyşli kadınlar ise kâfirleri eğlendirmek, kaçmalarını önlemek, öçlerini alabilmek için katılmışlardı. Bu arada savaş meydanındaki şehîdlerin burunlarını, kulaklarını kesmek gibi vahşîce, insanlığa sığmayan alçaklıklarda bulunmuşlardır. Uhud'da kâfirler 20 ila 30 arasında ölü verirken, müminlerden 70 kişi şehîd düştü. Bunlar arasında Peygamberimiz Aleyhisselâmın amcası Hazreti Hamza da vardı.İrşad Heyetleri İhanete Uğruyor (M. 625- H.4)Uhud savaşının sonucu, müşrikleri, yahudileri ve onlara destek olan kabileleri şımartmıştı. Müminler ise, gelecek tehlikelere karşı çok tedbirli davranıyorlardı. Diğer taraftan ise, çıkarılan seriyyelerle düşmanlara karşı hazır olduklarını gösteriyorlardı. Fakat düşmanlar başka aldatıcı yollara başvurdular. Müslümanları böyle kalleşçe avlamak istediler. Hicretin dördüncü yılında, irşad için istenen müminler ihanete uğradılar.Raci' Vak'asıMedine yakınındaki kabilelerden ikisi, Fahri Kâinat Efendimize gelerek kendilerine İslâm dinini öğretecek kılavuzlar göndermesini istediler. Efendimiz (A.S) de Kur'ân öğretip din bilgilerini anlatmak üzere, 10 kişilik bir irşad heyetini onlarla gönderdi. Fakat Kaafile Raci' denen yere varınca müminler, 20 kişilik bir çete tarafından sarıldı. İhanete uğradıklarını anlayan irşad heyeti, dağa sığınarak kendilerini savundular. Sekizi şehîd edildi, ikisi ise canlarına zarar gelmemek üzere teslim alındı. Fakat onlar da Mekke müşriklerine satıldı. Kureyşliler, bu iki mümini Bedir'de ölenlere karşılık idam ettiler. Canlarının bağışlanması için dinlerinden dönmeleri peygamberlerini kötülemeleri teklifini ise şiddetle reddedip .şehîdlik rütbesine kavuştular.Bi'ri Maune FaciasıYine aynı sene içinde Necid şeyhi Ebû Berâ, Peygamberimiz Aleyhisselâmdan din öğretmeleri için bir heyet istedi. Peygamberimiz Aleyhisselâmın güvenememesi üzerine, kendisine teminat verdi. Bunun üzerine Suffa eshabından 70 kişi gönderildi. Kendilerine, Ebû Berâ'nın yeğenine yazılan bir de mektub verildi. Ebû Berâ'nın iyi niyetine rağmen, yeğeni başka adamlar toplayarak, mektubu bile okumadan müminlere baskın yaptı. "Bi'r-i Mâune = Mâune Kuyusu" mahallinde irşad heyetini kılıçtan geçirtti. İçlerinden sadece biri sağ olarak kurtuldu. Medine'ye gelerek acı haberi ulaştırdı. Peygamberimiz Aleyhisselâm ve sahabîleri çok elem içinde kaldılar. Peygamberimiz Aleyhisselâm bir ay müddetle, namazdan sonra bu zalimlere beddua etti. Müminler göz yaşı dökerken, münafıklar, yahudiler bu işe çok sevindiler. Bu hadise, Bi'r-i Mâune Faciası adıyla anılır.Benî Nadir GazasıUhud Savaşından altı ay sonra Benî Nadir yahudileri ile gazâ yapıldı. Medine'nin Kuba köyü yakınlarında yaşayan Nadir Oğulları yahudileri, Kureyşlilerin tahriklerine kapıldılar. Uhud Savaşının sonucunu İslâm aleyhine kullanmak istediler. Peygamberimiz Aleyhisselâmla yaptıkları andlaşmayı bozdular. Diyet borçlarını ödemeleri için bazı sahabîleriyle beraber yurdlarına gelen Fahri Kâinat Efendimize suikast yapıp kalleşçe öldürmeye bile kalkıştılar. Onların kötü niyetini anlayarak oradan ayrılan Peygamberimiz Aleyhisselâm, ya andlaşmayı yenilemelerini veya 10 gün içinde Medine'yi terketmelerini bildirdi.    Yahudiler Medine'den ayrılmaya hazırlanırken, münafıkların reisi Abdullah b. Ubey b. Selül gizlice haber gönderdi. Kendilerinin ve diğer yahudi kabilelerinin yardım edeceklerini vaadederek direnmelerini istedi. Nadir Oğulları bir yıllık yiyeceklerini doldurup çok sağlam gördükleri kalelerine çekildiler. Müslümanlar kaleyi kuşattılar. Kuşatma ve savaş 20 gün kadar sürdü. Vaadedilen yardım gelmeyince, yahudiler aman diledi. Bunun üzerine mallarını alarak gitmelerine izin verildi. Yahudiler düğün alayı gibi şenliklerle Medine'den ayrıldılar. Silahları ve toprakları müminlere kaldı. Peygamberimiz Aleyhisselâm toprakları muhacirlere ve ensârdan fakir olan iki mümine dağıttı. Yahudilerin böylece Medine'den çıkarılması Peygamberimiz Aleyhisselâmın tesirini arttırdı

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

Pazar, Şubat 11, 2007 -

Kategori: islam



 

TÜRK TARİHİNDE ÖNEMLİ TARİKATLER VE KURUCULARI
..:: 1 ::..

   Bu bölümde büyük tarikatlerin ve vaktiyle Türkler arasında yaygın olanların pîrlerinin terceme-i hallerini ve bizler için faydalı olan sözlerini zikrederek bu hususta muhtasar bir malumat verilecektir.
   
Tarikat şeyhleri hakkında müridleri tarafından pek çok menkıbevî eserler yazılmış ve neşredilmiştir. Fazla bilgi edinmek isteyenler bu gibi kitaplara müracaat edebilirler.

   
1-KÂDİRİYYE TARÎKATİ
   
1. Cüneyd Bağdadî, 2. Ebû Bekr eş-Şibli, 3. Abdurrahman et-Temîmî, 4. Ebû'l-Hasan Ali bin Muhammed el-Kureyşî el-Hünkarî 5. Ebû Saîd el-Mahzûmî, 6. Abdü'l-Kadir Gîlanî.

   
ABDU'L-KÂDİR GÎLÂNÎ
Künyesi Muhyiddin Ebû Muhammed bin Ebi Salih'dir. Gavs-ı A'zam diye şöhret bulmuştur.
Evliyaullahın büyüklerindendir ve Kâdiriyye tarikatinin pîridir. Nesebi İmam Hüseyin bin Ali bin Ebîbekr hazretlerine vâsıl olur.
   
470 (1077-78) tarihinde İran'ın Gîlan kasabasında dünyaya gelmiştir. Genç yaşında tahsil için Bağdad'a gitmiştir.1
   
Kadı Ebû Saîd Mahzûmî'den fıkıh, Ebû Bekr bin el-Muzaffer ile diğer meşhur muhaddislerden hadis dinlemiş, bilahare va'z ve tedrise başlamıştır. Hanbelî mezhebine mensuptur.
Sonraları Ebû Zekeriyya et-Tebrîzî'den edebiyat okumuştur. Tahsilini tamamlayıp, bir müddet daha Bağdad'da va'z u nasihatte bulunduktan sonra, halvete çekilip, riyazetle yaşamaya başlamıştır. Bundan sonra seyahate çıkıp, mücahede-i nefse ve sahralarda ikametle zühd ve ibadete koyulmuş, o sıralarda Şeyh Ahmed Debbâs'la sohbet edip, kendisinden ahz-ı tarikat etmiştir.
   
528 (1134) tarihinde Ebû Sa'd Medresesi'nde ders verirken, aynı zamanda usûl-i fıkıh ve tasavvufa ait bazı kitaplar yazmıştır.
   
561 (1166) tarihinde Bağdad'da vefat etmiştir.
   
Abdü'l-Kadir'in telifâtı umumî olarak dinî mevzulara aittir ve ekserisi va'z ve hutbelerden ibarettir:
   
1. El-Gunye li Talibi Tarîki'l-Hakk: Sülûk ve ahlaka ait bir risaledir. Kahire'de 1288 (1871) tarihinde tab' edilmiştir.
   
2. El-Fıkhu'r-Rabbânî: 545-546 (1150-1151) yılları arasında verdiği altmış iki va'zdan ve bir zeyilden ibarettir. Bu kitap da 1302 (1885) tarihinde Kahire'de basılmıştır.
   
3. Fütûhu'l-Gayb: Oğlu Abdürrezzak'ın topladığı çeşitli mevzular hakkında babası tarafından verilmiş yetmişsekiz va'azı havidir. 1304 (1887) tarihinde basılan "Behcetü'l-Esrar"ın kenarındadır.
   
4. Hizbü Beşâiri'l-Hayat: Tasavvufî evraddan ibarettir. İskenderiye'de 1304 (1887)'de basılmıştır.
   
5. Cilau'l-Hâtır min Kelami'ş-Şeyh Abdi'l-Kadir: Keşfü'z-Zünûn, c.1, s. 592'de zikredilmiştir.
   
6. El-Mevâhibu'r-Rabbaniyye ve'l-Fütûhu'r-Rabbaniyye fi Meratibi'l-Ahlaki's-Seniyye ve'l-Makamati'l-İrfaniyye: Ravza-tü'l-Cennat, s. 441'de zikredilmiştir.
   
7. Yevakîtü'l-Hikem: Keşfü'z-Zünûn, c. 2, s. 2053'de zikredilmiştir.
   
8. El-Füyûzatü'r-Rabbaniyye fi'l-Evradi'l-Kadiriyye: Bu eser de 1303 (1886) tarihinde Kahire'de basılmıştır.
   
9. Behcetü'l-Esrâr ve diğer terceme-i hal eserlerinde mevcut olan mev'izalarından ibarettir.
   
Eserlerindeki mev'izaların umumî mevzuları şudur.
   
Müridin bir müddet çile devresini geçirerek, dünyadan tamamiyle el çekmesi ve bundan sonra tekrar dünyaya dönüp, ondan haz ve nasibini alarak, başkalarını irşad etmesi.2
Kadiriyye tarikatinin şubeleri: Esediyye, Ekberiyye, Mukaddesiyye, Garibiyye, Eşrefiyye, Rûmiyye, Yâfiyye, Hamadiyye, Hilâliyye, Hindiyye'dir.3

   
2-YESEVİYYE TARİKATİ
   
1. Cüneyd Bağdadî, 2. Ebû Ali Rudbârî, 3. Ebû Ali Kâtip, 4. Ebû Osman Mağribî, 5. Şeyh Ebû Kasım Kürkanî, 6. Ebû Ali Faremedî, 7. Hoca Yusuf Hemedânî, 8. Ahmed Yesevî.

   HOCA AHMED YESEVÎ

   Ahmed Yesevî, ilk tahsil yıllarını Yesi'de geçirdikten sonra Maveraünnehr'in büyük İslam merkezi olan Buhara'ya geldi. Buhara o sırada İslam kültürünün çok mühim bir merkezi bulunuyordu.
   
Ahmed Yesevî, Buhara'da devrin en ileri gelen alim ve mutasavvıflarından Şeyh Yusuf Hemedanî'ye intisap ederek, onun nüfuzu altında kaldı ve onunla beraber birçok yerleri gezdi. Şeyhinin büyük teveccühünü kazanarak onun üçüncü halifesi oldu. Ahmed Yesevî ilk iki halifeden sonra 555 (1160)'de Buhara'da şeyhin postuna geçti; bilahare Yesi'ye döndü. 562 (1166)'de ölümüne kadar bu şekilde kuvvetli bir tasavvuf propagandası yaptı.
Ahmed Yesevî, Sir-Derya havalisinde, Taşkent ve mülhakatında, Seyhun ötesindeki bozkırlarda büyük bir nüfuz kazandı.
   
Bütün İslam tarikatlerinde mevcut olan bir usul gereğince Ahmed Yesevî de henüz hayatta iken bazı halifelerini çeşitli memleketlere göndermiştir. Bugün bu halifelerinden çoğu o memleketlerde yadedilmektedir.
   
Bu arada halkın kolayca anlayabileceği tarzda, hece vezni ile ve Türkçe, sofiyane manzumeler yazdı. Bu manzumeleri biraraya getirilip "Divan-ı Hikmet" ismi verilen bir kitapta toplanmıştır.
   
Bugün elimizde Ahmed Yesevî tarafından yazılmadığı tesbit edilmiş bir eser mevcut değildir. Ölümünden asırlarca sonra yazılmış muhtelif tasavvuf kitaplarında, yahut menakıp mecmualarında ona isnad edilen bazı sözler, bazı hareketler, birtakım menkıbeler mevcuttur.
Divan-ı Hikmet adı altında toplanan manzumelerin muhtelif Yesevî dervişlerine ait olduğu üzerinde durulmaktadır. Zira bugün kütüphanelerde mevcud olan bu kitabın, eski bir nüshasını bulmak şimdiye kadar mümkün olamamıştır.
   
Manzumeleri bilhassa 4/3= 7 ve 4/4/4= 12 hece vezinleri ile, dörtlükler şeklinde yazılmış, yarım kafiye ve redif kullanılmıştır. Dörtlüklerden mürekkep bazı uzun manzumelerde her dörtlüğün sonundaki mısraların kafiyeli olması, bunların umumî toplantılarda muayyen bir beste ile okunduğunu göstermektedir.4

   3-RIFÂİYYE TARİKATI

   1. Cüneyd Bağdadî, 2. Ebû Muhammed Rüveym Bağdadî, 3. Ebû Saîd Yahya, en-Neccarî el-Vâsıtî, 4. Ebû Mansûr et-Tayib, 5. Şeyh Mansûr el-Betayihî er-Rabbanî, 6. Ahmed Rıfaî.

   
AHMED RIFÂÎ
   
Bazı müelliflere göre 500 yılının Muharrem'inde (Eylül 1106), diğerlerine göre 512 (1118)'de Basra bölgesinde Hasan köyünde doğmuştur. Babasını yedi yaşında iken kaybetmiştir. Seyyid Ahmed'i dayısı Mansûr büyütmüştür.
   
Mansûr, yeğenini Basra'ya göndererek Şafiî alimlerinden olan Ebû'l-Fadl Ali el-Vâsıtî ile dayısı Ebû bekr el-Vâsıtî'den ders okutmuştur. Yirmi yedi yaşında tahsilini bitirip Ebû'l-Fadl'dan icazet aldığı vakit Ümmü Âbide'ye yerleşmiş, dayısının ölümünden sonra da tarikat şeyhi olmuştur 540 (1145).
   
Ebû'l-Hüdâ'ya göre Ahmed Rıfaî hazretlerinin şu eserleri mevcuttu:
   
1. 577 (1181) ve 578 yıllarında irad etmiş olduğu iki hitabe,
   
2. Kasidelerinden teşekkül eden bir divan.
   
3. Dua, vird ve hizibleri ihtiva eden bir mecmua,
   
4. Bazı vesileler ile söylemiş olduğu birçok sözler ki, bunlardan bazıları meviza denilecek kadar uzundur.
   
Ahmed Rıfaî önce Mansûr'un yeğeni Hatice ile evlenmiş, onun vefatından sonra Muhammed bin el Kasımiyye'nin kızı Nefise'yi nikahlamıştır. Bu hanımından birçok çocuğu olmuştur.
   
İbn Celal "Cilâu's-Sadâ" isimli kitabında Ahmed Rifaî'yi:
   
"Muaşereti güzel, maişeti kolay ve sade, nefsi gani, ilmi çok, ketum, sözünde duran, kusurları örten, fukara ile düşüp kalkan, ezaya sabır gösteren, düşmana bile nasihat eden insanların sevinç ve üzüntülerine iştirak eden" bir zat olarak tavsif ediyor.
   
"Sahibu'l-Berâhin" isimli kitabında ise Ahmed Rıfaî'nin:
   
"Sözünde duran, şehvete düşkün olmayan, kanaatkar, eline geçeni bezleden, kötü söz asla söylemeyen, az yiyip içen, insanların her işlerine koşan, onlara faydalı olmaya çalışan" kimse olduğundan bahsetmiştir.5
   
Rıfâiyye tarikatinin şubeleri:
   
Haririyye, Keyaliyye, Sayyadiyye, Aziziyye, Cendeliyye, Aclâniyye, Katnâniyye, Fazliyye, Vâsitiyye, Cebertiyye, Zeyniyye, Nûriyye, Mağrûfiyye.6

   4-MEDYENİYYE TARİKATI

   1. Cüneyd Bağdadî, 2. Ebû Ali Rudbarî, 3. Ebû Ali Hüseyin bin Ahmed el-Kâtib, 4. Ebû Osman el-Mağribî, 5. Ebû Kasım Ali bin Abdi'l-Vahid el-Kürkânî, 6. Ebûbekr bin Abdillah et-Tûsî, 7. Ebû'l-Fütûh Necmüddin Ahmed Gazzalî, 8. Ebû'l-Fadl Muhammed Bağdadî, 9. Ebû'l-Berekât Ali Bağdadî, 10. Ebû Ya'za el Mağribî, 11. Ebû Saîd Mağribî, 12. Ebû Medyen Şuayb bin el-Hüseyn el-Mağribî.

   
EBÛ MEDYEN ŞUAYB
   
Meşhur Endülüs mutasavvıfı, İşbiliyye civarındaki Cantillana kasabasında doğmuş, 594 (1197-1198) tarihinde vefat etmiş ve Tilemsen yaknıında el-Ubdâd'a defnedilmiştir.
Fakir bir aileye mensuptu. Henüz küçük yaşlarında Kur'an-ı Kerim'i ezberlemiş ve yine o sıralarda dokumacılık san'atını da öğrenmiştir.
   
Daha sonra tahsil için Fas'a gitmiş, orada tasavvufa meyletmiş ve Şeyh Ebû Ya'san'dan faydalanmıştır. Dünyayı ve ona karşı olan muhabbeti terkederek tasavvufî mertebeleri aşmış ve kutubluk makamına yükselmiştir.
   
Fas'da birkaç senelik ikametten sonra Mekke'ye gitmiş ve rivayete göre orada meşhur Abdü'l-Kadir Gîlanî ile buluşmuştur. Mekke'den ayrılıp Becâye şehrine yerleşmiş, orada büyük şöhret kazanmıştır.
   
Neşrettiği akideler Sultan Ebû Yusuf, Ya'kûb'u kuşkulandırmış ve Merakeş'e celbedilmiştir. Ancak bu seyahat sırasında yolda vefat etmiş ve Rabiatü'l Ubbâd'a defnedilmiştir. Ubbâd köyündeki mezarı halen ziyaretgahdır.
   
İbnü'l-Arabî, Fütûhat-ı Mekkiyye'sinde ondan pekçok bahsetmiş ve birçok hikayeler nakletmiştir. Fakat bununla beraber onu hiç görmemiştir.7
   
Ebû Medyen tarafından ta'lim edilen akide Yahya bin Haldûn'a göre onun ekseriya tekrar ettiği şu beyitte hülasa edilmiştir.
   
"Eğer hakikî hedefe ulaşmak istiyorsan, Allah'tan başka maddî ve maddeye bağlı bulunan herşeyi terket".
   
Ebû Medyen'in eserleri bazı tasavvufî ve dinî şiirler ile, bir vasiyye ve bir akideden ibarettir. Bu yazmalar Paris ve Cezayir milli kütüphanelerinde, arapça yazmalar kısmında mevcuttur.8
   
Medyeniyye tarikatinin şubeleri:
   
Cebertiye, Meymûniyye, Deccâniyye, Ulvâniyye-i Hameviyye.9

   5-KÜBREVİYYE TARİKATI

   1. Ebu Necib Abdü'l-Kahir Zıyaüddin Sühreverdî, 2. Rûzbihan Baklî, 3. İsmail Kasrî, 4. Ammâr Yasir, 5. Necmüddin Kübrâ.

   NECMÜDDİN KÜBRÂ

   Kübreviyye veya Zehebiyye tarikatinin kurucusu olup, XII, XIII. asır İran sofîlerinin en mühim şahsiyetlerinden biridir. İsminin tamamı Ahmed bin Ömer Ebû'l-Cennab Necmüddin Kübrâ el-Hivakî el-Harezmî'dir.
   
Sofîliğin gelişmesinde rolü pek büyük olmuştur. Onun birçok talebeleri arasında tasavvufî akidenin büyük mümessillerini bulmaktayız.
   
Münazara ve mübaheseyi çok sevdiğinden ve her münazarada hasımlarını yendiğinden kendisine, "et-Tammetü'l-Kübra" ismi verilmiştir. Bu isim sonraları çok meşhur olmuş, zamanla baştaki kelime de unutularak sadece "Kübra" denmiştir.
   
Necmüddin Kübrâ 540 (1145) senesinde dünyaya gelmiş, genç yaşta seyahatlere çıkmış ve Mısırda meşhur Şeyh Rûzbihan el-Vezzah el-Mısrî ile tanışmış, onun müridi olmuş ve şeyhinin nezareti altında son derece sıkı riyazet geçirmiştir. Bu sırada şeyhin teveccühünü kazanmış ve kızı ile evlenmiştir. Necmüddin birkaç sene Mısır'da kalmış, bu zaman zarfında iki oğlu dünyaya gelmiştir.
   
Bir gün İmam Ebu Nasr Hafza'nın Tebriz'de "sünne" hakkında güzel dersler verdiğini duymuş, bunun üzerine hemen oraya hareket ederek Sermeydan mahallesinde Zahide hankâhında oturan mezkur kelam aliminin derslerine devam etmiştir.
   
Necmüddin "Şerhü's-Sünne ve'l-Mesalih" adında mukaddime mahiyetindeki kelama dair eserini burada yazmıştır.
   Bundan sonra Şeyh Necmüddin Ammar-ı Yasir'e intisap etmiş, onun tavsiyesi üzerine tam bir sofî olabilmek için, İsmail Kasrî'nin mektebine girmiştir. Buradan ikinci hırkayı (hırkayı teberrük) almış ve şeyhinin yanına dönmüştür.

   _____________________
   
1_ Nefehatın beyanına göre, Abdü'l-Kadir Gîlanî, ilim tahsil etmek için Bağdad'a gitmek istediğini anesine söylemiş, kadın oğlunun bu teşebbüsüne memnuniyetle rıza gösterdiği gibi, kocasından kalan seksen dinarın kırkını, oğlunun hırkası koltuğunun altına dikerek Bağdad'a uğurlamıştır. Abdü'l-Kadir'e annesinin tek nasihati; "Asla yalan söyleme" olmuştur. Kafile Bağdad'a doğru giderken, eşkiyanın hücumuna maruz kalmış. Şakilerden biri Abdü'l-Kadir'e, yanında bir şeyler olup olmadığını sorunca, o da koltuğunun altında kırk dinar dikili olduğunu söylemiş. Şakî, çocuğun bu sözüne ehemmiyet vermemiş, ikinci bir şakinin sorusuna da aynı cevabı veren Abdü'l-Kadir'i reislerinin huzuruna götürmüşler ve orada, hırkasının koltuğundaki kırk dinarı çıkarmışlar.
   
Eşkiya reisi: "Paranın yerini niçin söyledin?" deyince, Abdü'l-Kadir: "Anneme asla yalan söylemiyeceğim hususunda söz vermiştim" cevabında bulunmuş. O zaman reis, bu küçük çocuğun ahde sadakati karşısında hayretler içersinde kalarak, kötü huyundan vazgeçmiş, efradıyla birlikte, bundan sonra bu gibi hareketlere tevessül etmiyeceklerine yemin etmişler ve aldıkları eşyayı sahiplerinee teslim ederek ayrılmışlar (Lamiî, Nefehat Ter., s. 586).
   
2_ Nefehat Ter., s. 585-586; Kâmusu'l-A'lam, c. IV, s. 3087; İslam Ans., c. I, s. 80-82.
   
3_ Mir'atü't-Turuk, s. 6.
   
4_ Reşehat Tere., s. 14; Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, s. 13-201; İslam Ans., c. I, s. 210-215.
   
5- Nefehat Terc., s. 610-612; Kamusu'l-A'lam, c. III, s. 2290; İslam Ans., c. I, s. 202.
   
6- Mir'atü't-Turuk, s. 8.
   
7_ Fütûhât, c. I, 205, 247; c. IV. s. 551.
   
8_ Nefehat Ter., s. 605; Kamusu'l-A'lam, c. I, s. 759; İslam Ans., c. IV. s. 36-37; İbnü'l-Arabî, Hayatı ve çevresi s. 91-93.
    9_ Mir'atü't-Turuk, s. 10.

 

 

 

 


TÜRK TARİHİNDE ÖNEMLİ TARİKATLER VE KURUCULARI
..:: 2 ::..

   Şeyh Rûzbihan, Necmüddin'e anayurdu olan Harezm'e gidip, oradaki insanları irşad etmesi için tavsiyede bulundu. Bu tavsiyeye uyan Necmüddin ailesi ile birlikte Harezm'e gidip yerleşerek orada bir hankâh te'sis edip, Kübreviyye (Zehebiyye) tarikatini kurmuştur. Kısa bir zamanda tedris ve irşad halkası genişlemiştir. Talebeleri arasında Attâr'ın şeyhi Mecdüddin el-Bağdadî de bulunuyordu. 618 (1226) yılında vefat etmiştir.
   
Necmüddin çok verimli bir müellif idi. Sofîliği ilgilendiren çeşitli mes'eleler hakkında bir çok risaleler yazmıştır. Eserlerinin ekserisini arapça olarak te'lif etmiştir. Keşfü'z-Zünûn'da ona ait eserler şunlardır:
   
1. Usûlü'l-Aşere: Keşfü'z-Zünûn c. I, s. 114. Bu risale İsmail Hakkı Bursevî tarafından türkçe olarak şerh edilmiş ve 1256 (1840) yılında İstanbul'da basılmıştır.
   
2. Risaletün fi's-Sülûk: 632 (1234-35) senesinde yazılmıştır. Keşfü'z-Zünûn, c. I, s. 872.
   
3. Risaletü't-Turuk: Keşfü'z-Zünûn, c. I. s. 876.
   
4. Tevali't-Te'nis Bimelâli İbni İdris: Keşfü'z-Zünûn, c. I, s. 503.
   
5. Fevatihu'l-Cemal: Farsçadır, Keşfü'z-Zünûn, c. 2, s. 1292.
   
6. Hidayetü'l-Talibîn: Keşfü'z-Zünûn, C. 2, s. 2031.
   
7. Aynü'l-Hayât: Eserin birinci cildi Leningrad kütüphanesinde bulunmaktadır.10
   
Kübreviyye tarikatinin şubeleri:
   Bahaiyye, Halvetiyye, Firdevsiyye, Nûriyye, Rükniyye, Hemedâniyye, Nûrbahşiyye,    
Berzenciyye.11

   6-SÜHREVERDİYYE TARİKATİ

   1. Cüneyd Bağdadî, 2. Ebû Ali Rudbarî, 3. Ebû Ali Katib, 4. Ebû Osman Mağribî, 5. Ebû Ali Kürkânî, 6. Ebû Ali Nessâc, 7. Ahmed Gazzâlî, 8. Necib es-Sühverdî, 9. Ömer bin Muhammed Şihabüddin es-Sühreverdî.

   ŞİHÂBÜDDİN SÜHREVERDÎ

   Hazret-i Ebübekr evlâdındandır. Tasavvufta intisabı amcası Ebû'n-Necib Sühreverdî'yedir. 539 (1144) tarihinde doğmuştur.
   
Fıkıh, hadis, tasavvuf ve diğer ilimlerde zamanının en ileri gelenleri arasında bulunuyordu.
Pek çok eserler te'lif etmiştir. Bu eserlerinin arasında en meşhuru "Avârifu'l-Mearif'dir.
Asıl adı Ömer bin Muhammed olan Sühreverdî, bir rivayete göre 623 (1226), diğer bir rivayete göre de 632 (1234-35) tarihinde vefat etmiştir.
   
Abdü'l-Kadir Gîlanî ile görüştüğü, Abdü'l-Kadir'in ona:
   
"Sen Irak'ta meşhur olanların sonuncususun" dediği rivayet olunur.
Şihabüddin, zamanında Bağdad şeyhlerinin şeyhi olup, ekseri vakitlerini halkın müşkillerini halletmeye vakfederdi. Bir gün birtakım kimseler Sühreverdî'ye gelerek:
   
"Ey bizim efendimiz! Ameli terkederek tembel ve avare oluruz, eğer amel edersek, gönlümüze gurur gelir, bu hususta ne buyurursunuz?" diye sordukları zaman, cevaben o:
   
"Amele devam ediniz, gururun gelmemesi için de Allah'a dua ve istiğfarda bulununuz" buyurmuştur.12
   
Sühreverdî'nin eserleri:
   
1. Cezbü'l-Kulûb ila Muvasalati'l-Mahbûb: Halep'de 1328 (1910) yılında basılmıştır. 31 sayfadır." 13
   
2. Avarifü'l-Meârif: 63 babdır, 1294 (1877)'de Mısır'da İhyau'l-Ulûm kenarında olarak basılmıştır.14
   
Sühreverdiyye tarikatinin şubeleri:
   
Bedriyye, Zeyniyye, Bahâiyye, Kemaliyye, Ahmediyye, Necibiyye.15

   7-EKBERİYYE TARİKATİ

   1. Cüneyd Bağdadî, 2. Ebû Ali Rudbarî, 3. Ebû Ali Hüseyn bin Ahmed el-Kâtib, 4. Ebû Osman el-Mağribî, 5. Ebû Kasım Ali bin Abdi'l-Vahid el-Kürkânî, 6. Ebübekr bin Abdillah et-Tûsî, 7. Ebû'l-Fütûh, Mecdüddin Ahmed Gazzâlî, 8. Ebû'l-Fadl Muhammed Bağdadî, 9. Ebû'l-Berekât Ali Bağdadî, 10. Ebû Ya'zî el-Mağribî, 11. Ebû Saîd Mağribî, 12. Ebû Medyen Şuayb bin el-Mağribî, 13. Muhyiddin İbnü'l-Arabî.

   MUHYİDDİN İBNÜ'L-ARABÎ

   İbnü'l-Arabî Muvahhidler sultanı Ebû Yusuf Ya'kûb devrinde 560 (1165) senesinde İspanya'daki Mürsiye'de dünyaya gelmiştir. Daha küçük yaşlarında ailesiyle birlikte İşbiliyye şehrine gitmiş, ilk tahsilini burada tamamlamıştır. Kur'an-ı Kerim'i ezberlemiş, tefsir, hadis ve fıkıh okumuştur.
   
İbnü'l-Arabî, meşhur Arap Tayy kabilesine mensûptu. Yakın cedleri hakkında fazla bir şey bilinmiyorsa da, anne ve baba tarafından nüfuz ve itibar sahibi kimseler olduğu anlaşılmaktadır.
   
Akrabaları arasında tasavvufî bilgilere sahip kimseler mevcuttu. Kendisi de, ifadesine göre, tasavvufta, kutubluk mertebelerine varmış bir zat idi.
   
Dayısı Ebû Müslim el-Havlânî de, kutubların büyüklerindendi.16
   
Diğer dayısı Yahya bin Yağân, Tilemsen şehrinin meliki bulunuyordu. İbnü'l-Arabî'nin rivayetine göre Ebû Abdillah et-Tûsî adlı bir şeyhin te'siri ile, hükümdarlığı bırakıp, tasavvuf yoluna girmiştir.17
   
Yine kendi ifadesine göre, babası Ali bin Muhammed'in de, devletin ileri gelenleriyle, bilhassa filozof İbn Rüşd ile dostluğu vardı.
   
İbnü'l-Arabî, bu tahsil sırasında bir aralık halvete çekilmiş her sahada ve bilhassa tasavvufi marifetler sahasında hiçbir şey bilmezken ve bu hususta hiçbir kitap da okumadan, mükaşefe tarikiyle bir çok şeylere muttali olarak halvetten çıkmıştır.
   
İbnü'l-Arabî, Endülüs'de bir müddet daha kaldıktan sonra, seyahate çıkmış Şam, Bağdad ve Mekke'ye giderek orada bulunan tanınmış alim ve şeyhlerle görüşmüş, onlardan pek çok istifade ve istifaze etmiştir.
   
Bir aralık Konya'ya gelip Selçuk meliki tarafından hürmet ve ikram görmüş, burada iken Sadrüddin Konevî'nin dul bulunan annesini de kendisine nikahlamıştır.
   
Bundan sonra tekrar Şam'a dönmüş ve 637 (1239) tarihinde orada vefat etmiştir.
   
Nefehat'ın beyanına göre, Bağdad ulemasından birisi Muhyiddin hakkında bir kitap te'lif etmiş ve bu kitapta musannefatının beş yüzden fazla olduğunu beyan etmiştir.18
   
Şeyh Şihâbüddin Sühreverdî'ye Muhyiddin İbnü'l-Arabî hakkında sual sordukları vakit, "O, hakikatler denizidir" diye cevap vermiştir.19
   
Molla Cami, Hoca Muhammed Parsa'nın "Füsûs" için, "can", "Fütûhat" için "gönül" dediğini rivayet eder.20
   
İbnü'l-Arabî'nin eserlerinin sayısı kendine de malum değildi. Hayatında dostlarının isteği üzerine birkaç defa bunların fihristini yapmak istemiştir. Bu fihristler birbirinden ayrı üç yazma halinde bugüne kadar gelmiştir.21
   
Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin eserlerinden bugün elde mevcut olanlarının bir kısmı şunlardır:
   
1. Fütûhat-ı Mekkiyye fi Esrâri'l-Mahkiyye ve'l Mülkiyye: Kendi el yazısı ile olan nüsha, Türk-İslam Eserleri Müzesi no. 1845-1881'dedir. Bu nüsha 31 cild halinde tertib edilmiştir.
   
2. Füsûsu'l-Hikem: Türkçeye çevrilmiştir.
   
3. Kitabü'l-İsra ilâ Makâmi'l-Esrâ.
   
4. Muhadaratü'l-Ebrâr ve Müsameretü'l-Ahyâr.
   
5. Kelamü'l-Abâdile.
   
6. Tacü'r-Resail ve Minhacü'l-Vesâil.
   
7. Mevakiu'n-Nücûm ve Metali' Ehilletü'l-Esrar ve'l-Ulûm.
   
8. Rühu'l-Kuds fi Münasahati'n-Nefs.
   
9. Et-Tenezzülatü'l-Mevsiliyye fi Esrari't-Taharat ve's-Salavat.
   
10. Kitabü'l-Esfar.
   
11. El-İsfar an Netaici'l-Esfar.
   
12. Divan.
   
13. Tercemanü'l-Eşvak.
   
14. Kitabu Hidayeti'l-Abdal.
   
15. Kitabu Taci't-Terâcim fi İşarati'l-İlm ve Lataifi'l-Fehm.
   
16. Kitabü'ş-Şevâhid.
   
17. Kitabu İşarati'l-Kur'an fi Âlaimi'l-İnsan.
   
18. Kitabü'l-Ba'.
   
19. Nisabü'l-Hirak.
   
20. Fazlu Şehâdeti't-Tevhîd ve Vasfu Tevhîdi'l-Mükinîn.
   
21. Cevâbü's-Sual.
   
22. Kitabü'l-Celal vehüve Kitabü'l-Ezel.22

   8-ŞÂZELİYYE TARİKATI

   1. Cüneyd Bağdadî, 2. Ebûbekr Câfer bin Yûnus Şeyh Şıblî Bağdadî, 3. Abdurrahman Medenî, 4. Abdüsselam bin Meşiş Mağribî, 5. Ebû Hasan Ali eş-Şâzelî el-Mağribî bin Abdillah bin Abdi'l-Cebbar.

   EBÛ'L-HASAN EL-MAĞRİBÎ EŞ-ŞÂZELÎ

   İsmi, Ali bin Abdillah, künyesi Ebû'l-Hasan'dır. 553 (1158) tarihinde Afrika'da Septe civarında Kâin Gammâra bölgesi köylerinden birinde doğmuştur. Çocukluğu ve gençliği orada geçmiş tahsilini de o bölgede tamamlamıştır.
   
Şazel köyüne nisbetle meşhur olan Ebû'l-Hasan, tahsilini ikmal ettikten sonra va'z u nasihat ve ders okutarak herkesin teveccühünü ve takdirini kazanmıştır.
   
Sonraları seyahate çıkıp pekçok memleketler dolaşıp, zamanının ulema ve meşayihi ile görüşmüştür. Nihayet İskenderiye'ye gelerek orada yerleşmiştir.
   
Bir müddet İskenderiye'de kaldıktan sonra, Mısır'a gidip orada "İbn Atiyye ve Şifâ" okutmuştur. Bu derse, zamanın meşhur ulemasından İbni Hacib, İbni Abdisselam İzzeddin, İbni Dakîk, Abdü'l-Azim el-Münzerî, İbnü's-Salâh ve İbni Usfûr gibi zevat devam ederdi.
Feyzini birkaç vasıta ile Ebû Medyen hazretlerinden istihsal etmiştir.
   
654 (1256) tarihinde. Ramazan ayında hacca giderken Mekke yakınlannda bir sahrada vefat etmiş ve oraya gömülmüştür. Onun güzel sözlerinden bazıları şunlardır:
   
"Huzursuz kalbe sahip ve hiçbir eleme dûçâr olmamak ve günahlardan pak olmak istersen, amel-i salihayı çoğalt".
   
"Dünya ve ehl-i dünyadan gönül rabıtasını kesmeyen velayet rayihasını koklayamaz".
Terceme-i ahval-i sofiyyûnu hâvi bir eseri mevcuttur.23
   
Şazeliyye tarikatinin şubeleri:
   
Desûkiyye, Ahmediyye, Vefâiyye, Ruzûkiyye, Hanefiyye, Cezûliyye, Gaziyye, İseviyye, Nâsıriyye, İlmiyye, Mustariyye, Afîfiyye.24

   
9-MEVLEVÎYYE TARİKATI
   
1. Cüneyd Bağdadî, 2. Şeyh Ebû'ş-şıblî, 3. Şeyh Muhammed Züccâc, 4. Ebûbekr en-Nessac, 5. Ahmed Gazzâlî, 6. Şeyh Ahmed el-Hatibî, 7. Bahâuddin Veled, 8. Burhanüddin et-Tirmizî, 9. Celâlüddin Rûmî.

   
MEVLÂNÂ CELÂLEDDİN RUMÎ
   
Mevlana Muhammed, mutasavvıf bir şair ve Mevlevî tarikatinin kurucusudur. 6 Rebiü'levvel 604 (30 Eylül 1207) tarihinde Belh şehrinde doğmuş(25) ve 5 Cemaziye'l-ahir 672 (17 Aralık 1273)'de Konya'da vefat etmiştir.
   
Hayatı için en muteber kaynak, oğlu Sultan Veled'in yazdığı "İbtidânâme"dir. Fakat bu kitapta hadiseler ekseriyetle kısa anlatılmaktadır.
   
Celalüddin'in babası Bahauddin Veled bin Hüseyn bin Hatıbî, "Sultanü'l-Ulema" unvanını haiz bir zat idi. Çok eskiden Belh şehrinde yerleşmiş, köklü bir ailenin ahfanındandı. Sultan Veled'in ifadesine göre Bahauddin, Moğol istilasından bir sene önce bu şehirden ayrılmıştır.
Bahauddin Veled önce hacca gitmiş, bu arada oğlu Celalüddin ile birlikte meşhur şair Attar ile buluşmak ve tanışmak için Nişabur'a gelmiştir. Şair Attar, Celalüddin'e "Esrarname"sini vermiştir.26
   
Bahauddin Veled'in Bağdad'da, Ömer Sühreverdî tarafından karşılandığı, halifenin verdiği hediyeleri reddettiği ve Medrese-i Mustansıriyye'de konakladığı söylenir.
   
Bahauddin Veled Hicaz'dan Şam yolu ile Anadolu'ya geçmiş ise de, h

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

Pazar, Şubat 11, 2007 -

Kategori: islam


Asil adi Muhammed Celaleddin olan Mevlana'nin mahlasi Rumi'dir. Daha cok, lakabi olan Mevlana ile anilir. Kaynaklar onu Ulu Hunkar veya Hunkar Mevlana diye de anmaktadir.

Celaleddin Rumi 30 Eylul 1207'de Belh'te dogdu. Kaynaklara göre annesi Mumine Hatun, Harzemsahlardan Alaeddin Muhammed'in kizidir. Mumine Hatun Konya Karaman'da Mader-i Sultan denen cami dergahta yatmaktadir. Mevlana'nin anne tarafindan Halife Ebubekir soyundan geldigi yolundaki rivayet tarikat erbabinin sikca basvurduklari uydurmalardan biridir. Bu iddianin tutarsizligi buyuk arastirmaci Golpinarli tarafindan Mevlana'yi anlatan hemen tum eserlerde gosterilmistir. Rumi'nin babasi, devrinin unlu bilginlerinden biri olan ve Sultanul Ulema diye anilan Huseyin oglu Bahaeddin Veled'dir.

Kaynaklara gore, Bahaeddin Veled, Mogollarin Belh'i istilasi uzerine buradan ayrilmis ve kesin olarak bilemedigi bir yol izleyerek Konya'ya gelip yerlesmistir.

Sultanul Ulema ailesinin Belh'ten ayrilisi sirasinda Mevlana'nin 5 yaslarinda oldugu yolundaki Eflaki kaydi kesinlikle yanlistir. Mevlana bu goc sirasinda 20 yaslarinda bir insandi. Nitekim goc yolunda Nisabur'da buyuk sufi Feriduddin Attar'la gorusen Bahaeddin Veled ailesinin genc ogullarina Attar, eseri Esrar-name'yi vermistir. Yine goc yolunda, Larende'de Mevlana, Semerkandli Hoca Lala'nin kizi Gevher Hatun'la evlendi. Rumi'nin ogullari Sultan Veled ve Alaeddin Celebi bu hanimdan dogmustur.

Bahaeddin Veled Konya'da halka verdigi vaazlarla buyuk bir une kavusmustur. Selcuklu sultani Alaeddin Keykubat'in lalasi tarafindan Bahaeddin Veled icin Medrese-i Hudavendigar adli buyuk bir medrese de yaptirilmistir.

Bahaeddin Veled'in olumu uzerine onun bilgi ve aydinlik mirasini temsil etme gorevini oglu Celaleddin ustlendi. Bahaeddin Veled'in ilim ve kemalinden yararlananlar Mevlana'nin cevresinde toplanmislardi. Olumunden kisa bir sure sonra, ogrencilerinden unlu sufi bilgin Burhaneddin Muhakkik Tirmizi'nin Konya'ya geldigini goruyoruz.

Burhaneddin, hocasi Sultanul Ulema ile bulusmak uzere geldigi Konya'da onun yerini alan Mevlana ile karsilasti ve hocasindan feyz almaya fevam yerine Mevlana'ya feyz vermeye basladi.

Seyyid Burhaneddin, entellektuel-kitabi bilgilere teslim olmus gorunen Mevlana'da ilk mistik ilgiyi uyandiran kisi olmustur. Burhaneddin, Mevlana ile 10 yila yakin bir sure mesgul oldu. Mevlana'nin Halep ve Sam'da tahsil gormesinin de Burhaneddin'in tesvikiyle oldugu anlasiliyor

Tirmizli Seyyid, Mevlana'yi, bur sure sonra bir ask tufani gibi Konya'yi saracak olan Tebrizli Sems'in gelisine hazirlamis ve Sems Konya'ya gelmeden bu kenti terkedip Kayseri'ye gocmustu.

Maarif adli eserinden buyuk bir bilgi ve ask eri oldugunu anladigimiz Seyyid Muhakkik'in olumu Mevlana'yi cok etkiledi.

Olumunu duyunca kalkip Kayseri'ye gitti ve hocasinin biraktigi kitaplari da alarak geri dondu. Burhaneddin'in olumu uzerine, onun baglilari da Mevlana'nin cevresinde kumelendiler ve Mevlana daha buyuk bir halkaya hitap etmeye basladi. Mevlana, cevresinden buyuk itibar goren bircok baglisi bulunan bir din bilgini olarak yasayip giderken onun hayatini alt ust eden bir garip adam geldi Konya'ya: Tebrizli Sems. Hicbir yerde mekan tutmadigi icin durmadan dolasan Sems (Sems-i Perende) diye anilan bu zatin derin bir tasavvuf eri oldugu eseri Makalat'tan anlasiliyor. Ancak onu herhangi bir tarikate veya seyhe mensup gostermek mumkun degil. Ibn Arabi de dahil,
devrinin bircok unlusu ile sohbet etmis fakat kimini felsefeye kapildiklari icin, kimini de seyhlik ilan ettikleri icin agir tenkitlere maruz birakmistir. Ancak onu herhangi bir tarikate veya seyhe mensup gostermek mumkun degil. Ibn Arabi de dahil, devrinin bircok unlusu ile sohbet etmis fakat kimini felsefeye kapildiklari icin, kimini de seyhlik ilan
ettikleri icin agir tenkitlere maruz birakmistir.

Bir kayitsizlik, bir ozgurluk, bir ask ve sonsuzluk devidir Sems. Ve sonunda temsil ettigi bu degerlerin onurunu hakkiyla tasidigini, sehit olarak ispatlamistir. Iste bu Sems birden Konya'da goruluyor. Tarih h. 642, m. 1244'tur. Geliyor ve Mevlana ile tanisiyor. Bu sufi zat ile tanismasidir ki Mevlana'nin hayatinda bir kiyamet olayi kadar buyuk etki yapti ve Celaleddin'in hayat seyri ve dunya gorusu yeni bir yon kazandi. Gercekten de, Semseddin Muhammed adli bu Tebrizli Allah asikinin Mevlana'ya dost olmasiyladir ki insanlik tarihi olumsuz bir sonsuzluk erinin dogumuna gebe olmaya baslamis ve bur sure sonra da Mesnevi adli abide eser vucut bulmustur.

Tasavvufa ilgisi muhakkak olmakla birlikte yine de siradan bir din adami olarak yasayan Celaleddin, Sems'le karsilastiktan sonra benlik denizini sinirlayan duvarlari parcalamis ve caglara sigmayan bir ask ve iman okyanusu halinde akmaya baslamistir. Sems'in Konya'ya gelisinde Mevlana ile karsilasmasi rahmetli Golpinarli'nin kaleminden su sekilde verilmektedir:

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Son Sayfa • Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Canada Edmonton + Türkiye Konya

Son Yazılar

ÇOK SEVDİĞİ NE İSE
İki Ekmek Eksik
ilahiler,ilahi indir,ilahi download
adem başak
Adem Pala
Adem Karaca
Abdurrahman Toprak
Abdurrahman Önül,sedat uçan,hasan dursun,dursun ali erzincanl,nihat hatip oglu,ilahiler,ilahi indsir,ilahi download,ilahi diyarı
ÖNEMLİ DUYURU S.A ARKDAŞLAR TAŞINDIK!1
Esref Ziya Hasret Gulleri Album rar indir rapid Download
İLAHİ İSTEKLERİNİZ İÇİN!!!
Fatih Erkoç - Kör Randevu
Abdulkadir ŞEHİTOĞLU---FULL ALBÜM
Rabbin sana küsmedi...
Ömer Karaoğlu Tüm Albümleri Burada 10 Ful Albüm
Hz.Mevlâna'dan Şiirler-mp3 dinle
100 Albüme yakin,Hayirli Dinlemeler
Mahmut Durgun - Cano {Dünya Kimseye Kalmaz} 2007 FULL Albüm
Mehmet Emin Ay - Aşkın Kanatları - 2007 FuLL [Rapid + No Rapid]
Peygamberim - (2007) Full Albüm [Özel]
ilahiler 2007 (Rapitsiz)
Abdurrahman Önül (43 albüm) İNDİR
Eşref Ziya Terzi Fuul Bütün Albümleri
Adem Karabey - Beyaz Güvercin (Full Album) Mutlaka Dinlenmeli Bu Albüm!!!
Filistin'den Şehadet Anı (VİDEO)

Bağlantılarım

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

  • 32farz
  • 54farz
  • abdest
  • ASIKVEYSEL
  • banerimiz
  • BIRDIYAR
  • canlitv
  • Dini_eserler
  • dinikonular
  • dinimekenler
  • Dowland
  • dualar
  • egitim
  • Ekonomi
  • flimler
  • gazeteler
  • guncel
  • guzelsozler
  • Haber
  • hadis
  • halifeler
  • html
  • hz-ali
  • hz-muhammed
  • HZ-OMER
  • hzbekir
  • hzosman
  • ibret
  • ilahiler
  • islam
  • kuran
  • macsonuc
  • manzara
  • mekke
  • melekler
  • mesutsimsek
  • minikduallar
  • msn
  • namaz
  • oglenamazi
  • oyunlar
  • peygammerler
  • programlar
  • reklam
  • resimgalerim
  • resimler
  • sabahnamazi
  • sahabeler
  • sedaucan
  • siirler
  • sitene ekle
  • siyaset
  • SOHBET
  • sualler
  • Arkadaşlarım

    benpacella
    nurmuhammed
    zehra50
    ageofcu
    kaanx3
    indept
    farenjitnedir
    tugla
    dinimizislam58
    melan
    serpilce
    dowlandislam
    bereket
    halime
    deveze
    yenigunler
    nurskoyu
    gul
    sensizolmuyor439
    zahara
    uzlet
    sessizciglik1
    yolcugidiyor
    diniyazilar
    sevimyakici
    webkaynakci
    nurBOZKURT
    icecoral19
    menayza
    kabenuru
    yemekkitabi
    konyali
    yunusum
    FATIMA
    anadoluhaber
    aylin2
    AR
    mekke
    cilek
    dostlukrehberi
    birdiyarhit
    nurdostu
    reyhan92
    fezawww
    sophia
    zahide
    sahadetyolculari
    beti
    pinkkelebek
    yunuskose
    RuKiYeCe
    manalar
    asksizgenc01
    selam54
    yezdanla
    azadgulu
    sudemsu
    Nur
    LASER
    kaansoner
    elmasbalim
    nidadan
    muzafferm
    canan
    blogcu
    gs123
    yagmur
    champion
    tozlu
    hayvan
    esin
    saydam
    asin
    derin
    abgsbilmez
    aylin
    arzumeyp
    cecemal
    yabangulu
    sabri
    lion07
    usherufuk
    hilale
    kEsh
    hilal
    bayram007
    galatasarayliyiz
    zion
    emrea
    sevdacicegi
    maviperi